Aziz Kardeşlerimiz; Ne buyuruyor Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem):

مامن يوم الاوالذى بعده شرا منه

Gelen herhangi bir gün geçen günden daha şerli olacaktır. Şu halde şer çoğalmakta hayır ise azalmaktadır... Berekat ve hayrat ve benzeri azalmakta, şer ise çoğalmaktadır. Dolayısıyla artık, işte böyle bir devrede yaşamaktayız. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) fitne hususunda çok hadisler buyurmuştur. Bahusus Huzeyfetü’l Yemani çok sormuştur. Fitne hususunda en çok soru soran ve fitne hususunda en çok malûmât verende odur. Hatta Hz. Ömer (ra) bile Ona sorardı. Hz. Ömer’e (ra) dedi ki: “Sen fitnenin kapısısın, sen bulundukça fitne olmaz.” Hz. Ömer (ra) de ona sordu ki: “Ya Hüzeyfe bu kapı kırılacak mı? Açılacak mı?”

Hz. Huzeyfe (ra): “Hayır, kırılacak.” deyince Hz. Ömer (ra): “Heyhat, heyhat!..” diyor. Çünkü kırılınca başka çâresi de yoktur ardı ardına fitneler devam eder gider. Bu belli birşeydir... Çünkü Hz. Ömerin (ra) fitnenin kapısı oluşu; O bulundukça fitneye meydan vermemesidir. Ve nitekim Hz. Ömerden (ra) sonra olan vakı’alar hepimizce ma’lümdür. Tarihleri okursanız, Tarihü’l Hûlefa, Tarihü’l Cezerî, Tarihü’l Kâmil, İbn-i Haldun, Mesudî, İbn-i Esir’in Kitabû’l Bidâye ve’n Nihâye ve benzerleri...

Eser çok ama konumuz ve gayemiz fitnedir. Kur’an-ı azimü’ş şandaki:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

 (Enfal / 25)

“Birde öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zülmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder.) biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” Âyeti celilesi geldiğinde Zübeyir (ra) buyuruyor ki: “Ah, ah!.. Acaba kimlere gelecek fitne bu şekilde... Çünkü hele bilhassa “Hassaten sizden olmasın” diye uyarıyor Allahü Zülcelâl. Bilin ki fitnenin arkasından Allahın ikabı şediddir. Fitneden hazer ediniz. Zâlim olanların fitnesine  de karışıp girmeyiniz. Mülevves nasibiniz olmasın. Bilin ki Allahın ikabı şediddir, şiddetlidir. Hz. Zübeyir (ra) buyuruyor ki; “Düşünüyorduk ki kimler acaba bunlar? Ve ne zaman olacak bu  fitneler diye... Ola ola baktık ki kendimiz fitnenin içine girmişiz... Ve nitekim İmam-ı Ali (ra) ile karşı karşıya gelince bu ayetin işaretini anlıyor. Emevî tarafı, Hz. Osman (ra) öldürenlerin kimler olduğunu İmam-ı Ali’den (ra) istiyorlar. Emevîlerin gayeleri budur. Sanki İmam-ı Ali (ra) tarafmış gibi... Zübeyir (ra) de Emeviler tarafında idi. Hz. Zübeyir (ra) kılıcını çekip İmam-ı Alinin (ra) karşısına çıkınca İmam-ı Ali tebessüm etti. Zübeyir (ra): “Neden tebessüm edersin, beğenmedin mi ya Ali” deyince: “Hayır, o yönden değilde, hani hatırlar mısın filân vâkitte kol kola girmişdik de Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) huzuruna geliyorduk. Bu şekilde geldiğimizi gören Aleyhisselâtü  vesselâm şöyle buyurmuştu: “Korkarım ki, günün birisinde birbirinize karşı kılıç sallarsınız.” Bize uyarı olarak söylediklerini hatırlar mısın? Bize o zaman tuhaf gelmişti ve acayibimize gitmişti de nasıl olur biz birbirimize kılıç sallarız demiştik... İşte o gün bu gün, bak kılıcını alıp gelmişsin. Birbirimizi öldürmeye çalışacağız. Ne dersin sen bu işe.” deyince Zübeyir (ra) durdu, hatırladı ve derhal bıraktı ve fitnenin dışına çıktı. Ve’l hasılı halkın arasından çıktıktan sonra bir boşluğa vardı, tâbi çok yorulmuştu başının altına bir taş aldı mübârek, yattı uyudu. Takib etmişler mübâreği uykuda iken öldürüp şehid ettiler ve kellesini de İmam-ı Ali (ra) ye getirdiler makbule geçsin diye... O zaman İmam-ı Ali (ra) şöyle buyurdu: Siz bunu getirdiniz diye  size bir mükafaat vereyim... Size müjdem var deyince sahi sandılar. Buyurdu ki; Fitne devresindeki fitnenin tamamı (esâsen Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) devrelerinde olan hadiseler Sıffin harbi ve Cemel Vakı’ası gibi fitneler) hakkında Cenabı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:

القاتل والمقتول فى الجنة

“Katilde, maktülde cennettedir” buyurmuştur. Çünkü ictihadi bir meseledir. İctihadî bir fitnedir bunlar... Hz. Osman (ra) şehid ediliyor... Emeviler “Madem ki halife oldun ya Ali, Hz. Osmanın (ra) katillerini bul ve bize teslim et” diyorlar. Bu ictihadi bir meseledir. Birde Hz. Osman (ra) gibi bir zat nebi mirasçısıdır. O mertebede ve bir nebi değerindedir. Bir nebi öldürüldüğünde onun diyeti ise 70000 kişinin kanıdır karşılığında. Onun içinde Abdullah İbn-i Seleme: “Sakın Osmanı öldürmeyin, zira 70000 kişinin kanının akmasına sebeb olursunuz, bu nebi mirasçısıdır yapmayın.” diyor. Ama dinlemeyip: “Sen sus Yahudi bozması...” diyorlar. Hakikâtende öyle oldu. Hz. Muaviye tarafı 45000 Hz. Ali (kv) tarafıda 25000 kişi verdiler ve toplam 70000 kişi gitti. İşte İmam-ı Ali (kv), Hz. Zübeyir’in kellesini getirenlere Cenabı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) hadisini söylüyor:

القاتل والمقتول فى الجنة الا قاتل زبير فى النار

“O günde, o fitnede katilde maktülde cennettedir, ancak Zübeyir’in katili cehennemliktir.” Çünkü Zübeyir (ra) fitnenin dışına çıkmışdı... Ve zülmen öldürüldü...

Bu hadisi şerif Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) halifeleri devresi fitneleriyle alakalı olup bizim yorumumuza kapalıdır. Hadislerle bildirilmiştir. İmam-ı Ali (ra) devresinden sonraki fitneler için sorulduğunda; “Fitne gâyesiyle ayaklanan ve  fitne devresinde ölende, öldürende cehennemliktir.” Buyurunca “Ya Rasulullah öldüreni anladık amma ölen neden cehennemliktir?” dediklerinde cevaben “Onunda niyetinde ve azminde bir kimseyi öldürmek vardı... Öbürü daha çevik davrandı da onu öldürdü. Esâsen niyeti ne ise niyetinin nisbetine göre alacağını alır. O dahi kılıcını kuşanmış karşısına geleni öldürmek niyet ve azminde ama öldürememişde öldürülmüş... Onun için ölen ve öldüren narda... Yeterki, fitneyi ayaklandırmasınlar fitneye teşebbüs etmesinler ve fitneden uzak dursunlar diyerekten her ikisininde katilinde maktülünde cehennemlik olduğunu bildirmiştir...

Hülasa kardeşlerimiz; gâyemiz bu günümüzün halini ve derdini anlatmaktır. Yakın tarihimizde de nice yoktan yere fitneler çıktı ve nice canlar yandı. Şeyh Said isyanı diye bilinen vakı’ada şapka giymek mesele haline getirildi ve fitneye sebeb olundu. Zaten dış mihraklı olup bu fitneyi dürten İngilizler idi. Gayeleri ne idi? İngilizler bu kadar devletleri de yanlarına alıp birlikte haklayamadıkları Türkiyeyi içden yıkmaktı. Öyle ya, altı yedi düvel bir araya geldi fakat Allahü Zülcelâl, yardımıyla Türklere zaferiyet verdi... Ve bu savaşta, İstiklâl savaşında bizimde mensubu olduğumuz meşayihlerimizde ciddiyetle savaştılar. Düşman Bitlisi alıp Siirte yaklaşınca hep birlikte cihada katılıp Kazım Karabekir Paşanın  kumandasında Şeyh Alaaddin Efendimiz ve 10 kardeşi de beraberce katılmışlardır. Şeyh Alaaddin Alay komutanı, diğerleri de binbaşı, yüzbaşı vb.  Bu şekilde elbirliğiyle cihad çağrılarına herkes hatta dağlardaki eşkiyalar bile dağdan inip yanlarında İstiklâl Savaşına katıldılar ve düşmanı şimdiki hududa kadar sürdüler. Elbette Türkiye İstiklâl Savaşında nice canlarını fedâ etti.

Ancak bu kadar telefiyat yetmemiş gibi; Türkiye İstiklâlini kazanıp bu hale geldikten sonra dış mihraklar bu yenilgilerini bir türlü unutamıyorlar, hazmedemiyorlar ve içerden fitne çıkarmaya uğraşıyorlar, tahrik ediyorlar ve tahriş ediyorlar... Şeyh Said ortaya çıkarılıyor ve başlıyor şuraya buraya yazı yazmaya; “Bunlar tanassur etti, nasranileşti yani kafirleşti” demeye... O devrede Şeyh Saadettine de yazıp onunda katılmasını isteyince “Ahmaklık yapma” diye cevab vermiştir. Çünkü Şeyhlerimiz bu savaşa canla başla katılmışlardır. Hatta Şeyh Şerafettin’e Kazım Karabekir Paşanın bizzat yazdığı muazzam bir takdirnâmesi el’an mevcuddur. Muhkem bir yerdeki düşmanı 1 kişi şehit vererek 300 kişiyle teslim almış ve düşmanı şimdiki hududa kadar eletmişlerdir.

İşte Türk İstiklâlini hazmedemeyen İngilizler, Şeyh Said vasıtasıyla şapka meselesini çıkarıp bir fırıldak çevirterek “Türkler tanassur ettiler” diyerek ayaklandırdılar... Fitneyi ateşlediler. Halbuysa şapka giymenin tanassurla da hiç bir alakası yoktur. “Nasraniler, Hristiyanlar giymişmişlerde bizde giyersek” imiş...

İşin aslı faslı nedir bakınız; İmam-ı Rabbani Hazretleri mâ’lum Hindistanda olması sebebiyle o ülkede de tabi çok milletler vardır. Ve herbirinin de çok çeşitli giyimleri ve âdetleri vardır. Muhammed Nu’man, İmam-ı Rabbaniye soruyor: “Efendim bu hususda ne buyuruyorsunuz?” diye. Mübârek şöyle buyuruyor: “Aleyhisselâtü vesselâmın i’tikadî ve ibadatı müstesnâdır. Diğerleri örf ve âdettir.” Çünkü i’tikad ve ibadatta asla değişme olamaz.  Cenabı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)  den kıyamete kadar ayni devam eder. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) nasıl i’tikad ve ibadet etmiş ise hiçbir değişiklik yapmadan yaptırmadan aynen inanılır ve uygulanır ve de korunur. “Amentü”yü hepimiz biliyoruz.

Yani i’tikada taalluk eden hususlar her zaman aynidir ve değişen bir şey asla yoktur. Değişikliğe kalkışan kesinlikle küfre girer.

Ancak böylesi giyim vs. gibi örf ve âdete dayalı hususlarda her beldenin kendine mahsus örfü ve âdetleri ayrı ayrıdır. Ayni de değildir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ‘ın kıyafetini her beldede ayni şekilde giyemezler ki insanlar... Sıcak iklim var, soğuk iklim var, şudur, budur... Bu tamamen örf-ü-âdetten ibârettir.

Sahabeler anlatıyorlar: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) devresinde Gazveye gittiğimizde mutfaklara girerdik ihtiyacımız kadar yiyebilirdik. Düşmanların giysilerini de alır ihtiyâten yıkayıp giyerdik...” diyorlar. Öyle  ya Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ‘ın kendi devresinde fabrikası mı vardı? Kendileri elbise esvab mı imâl ediyorlardı? Hatta kullandıkları para birimi dahi ya Hristiyan parası Rumlarınki veya Fars devletinin İranlıların parası idi. Bu sürdü gitti. Tâ ki, Abdülmelik devresinde Müslüman sikkesi bastırılıncaya kadar... O zamana kadar Rum parası kullanılınca ne olmuş oluyorlar yani? Bunların hepsi de i’tikada ve ibadata te’sir etmeyen örfe ve âdetlere taalluk eden hususlardırlar. Başka bir milletin giysisini, parasını vs. kullanmak insanlıktan da çıkarmaz, müslümanlıktan da çıkarmaz insanı... Bunlar sadece ve sadece örf ve âdet meselesidir. O zamanda giymişlerdir, bugünde giyilebilir. Yeter ki temiz, düzgün ve uygun olsun...

İşte bu Şeyh Said fitnesi o kadar çok zarar verdi ki, hele bilhassa ülemâ ve evliyâdan pek çok telefiyat oldu. Suçlu suçsuz nice canlara mal oldu bu fitne... Allahü Zülcelâl bu gibilerin fitnelerinden bizleri korusun. Âmin...

Şu zamanımızda da bir baş örtüsü çıkardılar ve öyle acayib bir hale getirdiler ki fitne adamları olan kimileri söylüyorlar “başörtüsü imanın kalesidir!..” İmanın kalesi falan olacak bir şey değil baş örtüsü... Cariyeler tamamen başı, elleri ve dizden aşağı açık olup avret-i galizadır. Yani göbek-diz arası kapalı diğer yerleri açık olabiliyor. Âdeta erkeklerin hükmündedir cariye aksamı böyledir. Yine hizmetçi olan hizmet eden bir kadının çorab giymesi ve başını da örtmesi mecburi değildir. Bunlara cevaz verilmiştir. Bu hususu İmam-ı Malik bizzâtihi: Çalışan bir kadın bu şekilde gezebilir ve namazını da kılabilir demektedir. İsteyenler zahmet edip araştırsınlar İbn-i Rüşd’ün Mezabihi Erba’ası’na baksınlar...

Dört mezheble alakalıdır. Burada İmam Malik bizzâtihi hüküm ve karar vermiştir. Onun için imanın kalesi demek ne demek?.. Eğer baş örtüsü gerçekten imanın kalesi olsa idi i’tikadî olurdu. Ve o zamanda her Müslüman gibi cariye olsun köle olsun her kim olursa olsun i’tikada uymak zorunda kalırlardı. Böyle birisi bir çeşit, öbürüsü bir çeşit iman olamaz ve böyle bir şeyde yok esâsen. Evet cariye ile hizmet eden ile hür kadın arasında farklar vardır ancak asla imanî ve i’tikadî değildir. Yapmayan yapamayan imansız ve kafir olamaz. Bundan dolayı başörtüsü imanla alakalı bir mesele değildir. Sadece küçük günahtır. Günahı kebair bile değildir küçük günahtır. Günah-ı segair olduğunu bilip durdukları halde göreceli olduğu ve istismarı kolay olduğu için yangına körükle gidiyorlar. Maksadları ise herkesce ma’lum. Yoksa milletin i’tikadî talan ediliyor gıkları çıkmıyor...

Kendi davalarına hizmet etsin diye  zaman zaman böylesi fitneler bulur çıkarır milleti galayana getirir ve mahvederler. Çoklarımızın hatırladığı “şapka giyen tanassur etti kafir oldu” diye “şapka kafirlerin şapkası” diye bu millete kan ağlattılar. Peki ne oldu nice canlar yok oldu suçlu suçsuz. Şu anda ise; akla gelen her şey, ya doğudan ya batıdan geliyor. Her milletin her şeyini herkes kullanıyor... Yâni cenab-ı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) kendi devresinde fes mi giymiş?.. Giyecekler vs. öteden beri değişe değişe gelmektedir. Giyim örfî bir âdettir. Her yerin zevki, şartları ve imkanlarına göre olur. Kutublarda ferâce, ekvatorda kürk sünnet olur mu? Giyimler örfidir âdetîdir diye âlimlerimiz yazmışlar mesnedler göstermişler ama bu fitnecilerin maksadı başka...

Bir başkaları çıkıyor ve diyor ki: Bu başımıza gelen zelzele vs. sadece başörtüsünden, İmam Hatiplerin kapatılmasından şundan bundan... Peki İslamî delilleri var mı? Maalesef katiyyetle bu gibi şeylerle ilgili hiçbir delil yoktur. Sadece kendi düşünce ve tasavvurlarıdır. Bu hususlarda ne bir âyet ne bir hadis getiremiyorlar. Şöyle yapılmaz, buna bağlı olarak hasif, küsüf ve hele zelzele olmuştur diye ne bir âyet ne bir hadis asla...

Ancak biz sizlere bu hususta hakikât nedir belge ve bilgileriyle ortaya getireceğiz Allahü Zülcelâlin izni ve inâyetiyle...

 

Kardeşlerimiz;

Necm suresinin 32. Âyetinin meâlini açıp okuyunuz. “Ufak tefek kusurların dışında, büyük günahlardan ve edebsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki rabbın affı bol olandır.” Yâni günah-ı kebâireden sakındıktan sonra günah-ı sagireye (küçük günahlara) yâni lememlere gelince Allahü Zülcelâlin mağfireti geniştir. Bunlardan dolayı Allahü Zülcelâlin azab vereceği yoktur esâsen. Küçük günahlar dediğimiz zaman iki namaz arasında yok eder. Yani abdest alır namaz kılar çıkar hayatın içine, küçük günahlar işler ne zaman ki tekrar abdest alır küçük günahları yok olur temizlenir gider... Günah-ı Kebair (büyük günah) ayrı bir meseledir. Günah-ı Kebair hakkında malümat verilirken tehdid var, cehennem var, had var tahdid var... İşlenen günah-ı kebâirin arkasından yapılması gerekenleri bildiren bir sistem var kitabda:

الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ

 (Necm / 32)

“Ufak tefek kusurları dışında büyük günahlardan ve edebsizliklerden kaçınanlara gelince bil ki Rabbın affı bol olandır.”

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ

(Nisa / 93)

“Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.”

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا

 (Nisa / 10)

“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Yani günah-ı kebairi bildiren ayetlerin sonu ya cehenneme sokulmakla tehdid var veya burada bu dünyada üzerine tahdid edilmiş bir azab bir şiddet veya had cezası bildirilmiştir. Hapistir, recmdir vb. Her ne ise âyetin Arabçasında bu gibi tehdidler var ise bunlar günah-ı Kebairdir. Yoksa başörtüsü vs. gibi şeyler günah-ı segair kısmındandır. Yâni, âyetin belirttiği günahın arkasından tehdid, tahdid vs. yoksa bunlar lemem aksamındandır ve âyet-i celilede ise “ille’l lemem” diyerek müstesnâ bırakılmıştır. Lemem yönünden de buyuruyor ki:

الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ

 (Necm / 32)

Rabbının bu yönden mağireti çok geniştir. Lemem aksamı hususunda Allahü Zülcelâl Habibine (Sallallahu Aleyhi Vesellem): Rabbının bu yönden mağfireti çok geniştir, buyuruyor.

إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَرِيمًا

 (Nisa / 31)

“Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” Yâni; siz sadece büyük günahlardan ictinâb ettiğiniz zaman küçük günahları mağfiret edeceğine va’di vardır. Hülasa bunların hepsi keffâre kısmındandır. İki namaz arası abdestten abdeste keffâresidir. Pişmanlık duyulduğu anda yazılmazlar.

Zaten meleklerde bir şeyi de hemence yazıvermezler. Bu hususda 3 saatten 7 saate kadar mühlet tanıyan pişmanlık ve tevbe süresi  tanıyan hadisler vardır. Mühlet tanıyor ki, bir namazdan diğer namaza, cumadan cumaya haftalık, ramazandan ramazana yıllık keffârelerdir. Küçük günahlar geçici günahlardır keffâre ile yazılmaz yada silinirler. Aslında küçük günah olan başörtüsü gibi bir meseleyi fitne aracı yapmalarını çok basitten görmeyelim ve çok dikkat edelim. Allahü Zülcelâl:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 (Hucurat / 10)

 “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’dan korkun ki, esirgenesiniz.”

Mü’min kardeşler arasında salah getirmek ve fesaddan sakınmak lazımdır. Zira bu âyetin karşısında Aleyhisselatü vesselâm buyuruyor ki:

لأن الفساد ذات بينه هى الحالقة

“Eğer mü’minler arasında  fesad çıkarırsanız Halika” buyuruyor. “Halika nedir ya Rasulullah” dediklerinde buyuruyor ki: “Ben size traş ustura derken saçınızı sakalınızı kürüyün demiyorum ben bunları söylemiyorum kelleler gider kelleler...” buyuruyor. Başlar kopar ki fitne çok beter ve çok tehlikelidir. Şu günümüzde böylesi fitneleri çıkarıp körükleyenler  oturup seyretsinler bakalım: Güya bir saçını göstermemek için yapılan arbedeye ve düşülen hallere... Halbuki dinimizde kadının sesi de saçı hükmündedir oda aynı şekilde mahremdir. Ancak bağırışları ve haykırışlarına hayret... Hele hele başka erkeklerce ellenmesi, yerlerde sürüklenmesi bunların hepside aynı şeylerdir ve haramdır. Fakat bunlardan bir tanesi olan saçı sebebiyle kendisini halk arasında perişan ediyor ve çok daha betere gidiyor. Aklı başında  olan bir kimse böyle bir şeye teşebbüs etmez bir kerre... Çünkü Allahü Zülcelâl bu kadarda gılzatlı değildir haşa ve kellâ... Bu gibi şeylerde düşüncesizlik ve şuursuzluk var. Kendi düşdükleri halleri ve arbede yaptıkları yerde ne hale geldiklerini seyretsinler bakalım acaba baş örtüsü mü yoksa düşdükleri haller mi daha beter?.. Kadının seside bağırışıda aynen saçı hükmünde iken halkın arasında bağrışacak, elleyecekler ve sürüklenecekler bu ma’kul olur mu? Vicdanları hiç sızlamıyor mu? Bu hallere nasıl cevaz veriyorlar? Onun için böyle fitnelere teşebbüs etmemek, önder olmamak ve karışmamak gerekir. Allahü Zülcelâl bizleri fitnelerden korusun. Âmin..

Anlattığımız gibi fitne devresinde katilde maktulde ölende öldürende cehennemliktir. Çünkü oda öldürmeye azimli ve hırslı idi. Aleyhisselâtü vesselâm onun için buyuruyor:

الفتنة نائمة لعن الله من ايقضها

“Fitne uyur uyandırana Allah lâ’net etsin” Eğer fitne basitten birşey olsa idi lâ’net kelimesini kullanır mıydı?.. Bizim dinimiz akıl-mantık dini değilde mesned dinidir. İnsan adedince akıl ve mantık çıkar ortaya ama mesned tekdir ve değişmez. Bakacağımız başvuracağımız mesnedlerimizdir. Kur’an, Sünnet-i Seniyye, İcma’i Ümmet ve kıyası Fukuha... Bir mesele ile karşılaşınca dinimizin mesnedlerine müracaat ederiz ki, bu hususda ne gibi mâlümât vermiştir. Dinimizde zelzele oluşu sebebleri var mıdır acaba? Araştırıp size bu hususda ma’lûmat vereceğiz İnşaallahü teâlâ.

Başta bir kerre bazılarının söyledikleri ve sandıkları gibi başörtüsü vs.  gibi şeylerden dolayı zelzele olacağına dair dinimizde hiçbir delil yoktur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ın verdiği ma’lûmatlar çerçevesinde nelerin zelzeleye sebeb olduğu hususlarını ise sizlere bazı hadisleri serdederek açıklayacağız. Hadisi Şeriflere inanır iseniz bizlere gerekli bilgileri vermişlerdir. Baş örtüsünün İmanın kalesi olup olmadığı veya sebeb-i zelle midir anlaşılmış olur.


 

Hadis-i Şerif:

قال رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم: لكل ابن آدم حظه من الزنى فزنى العينين النظر وزنى اللسان المنطق والاذنان ذناهما الاستماع واليدين تزنيان زناهما البطش والرجلان تزنيان فزناهما المشى والفم يزنى زناه القبلة  (رواه ابو داود عن ابى هريرة ر.ع)

 

Hadis-i Şerif:

ان الله تعالى كتب على ابن آدم حظه من الزنى ادرك ذالك لامحالة فزنى العينين النظر فزنى اللسان المنطق والنفس تتمني وتشتهى والفرج يصدق ذالك اويكذبه

(رواه البخارى ومسلم وابوداود)

Hadis meâlleri: İyice kulak verin ki ne buyurmuş Aleyhisselâtü ve’sselâm: Âdemoğlunun zinâdan mutlaka bir hazzı vardır:

لكل ابن آدم حظه من الزنى

Ama kendisini korur, bakmaz ve gerçekleşmez bu mümkün.

İkinci hadisde  Allahü Zülcelâl Âdemoğlunun zinâdan nasibini yazmıştır.

ان الله تعالى كتب على ابن آدم حظه من الزنى

كتب على ابن ادم نصيبه من الزنى مدرك ذالك لامحالة فاالعينين زناهما

Mutlaka buna uğrar behemâhal... Bu hususda müteaddid sağlıklı sıhhatli hadisler vardır. Çünkü beşeriyye hâli... Sizlere bunun inceliğini anlatayım. Bir beşer olarak bir kimse evinden çıkıp camiye veya dükkanına gidecek yolda yürürken başı veya başka yerleri açık bir kadınla karşı karşıya gelir. Gayri ihtiyâri ve mecburiyeti olan ilk bakıştan dolayı bir hatası yokur. Çünkü bu ruhtan gelen bir şeydir. Herşeyden evvel ruh sebkeder ve seçmek için en önce ruh görüntü alır. Ruh, nefis gibi değildir. Birinci bakıştan sonra bakışını sarfeder tekrar bakmaz ise kendi aleyhine hiç bir şey yazılmaz. Fakat nefsin burada müdahelesi başlar ve tekrar bakıp incelemeyi fikrine getirir de ikinci defa bakarsa bu ikinci bakış aleyhinedir. Çünkü o nefistendir. Nefis bunu temenni eder. Farzedelim ki ikinci defa döndü baktı bu bakışı göz zinâsıdır. Sonra kadına yaklaştı sesini de duydu, cilveli bir konuşma ile konuştu da bunlarda kulak zinâsıdır ve dil zinâsıdır. Eli ile elledi, el sıkıştı tokalaştı bu da el zinasıdır. Birlikte yürüdüler ayak zinâsıdır, Hele bilhassa hadisin bir tanesinde öpüştüler dudak zinâsınında olduğunu buyuruyor. İşte esas zinânın öncüleri olan bunların tümü işlense de cürüm olan zinâ yani birleşim işlenmemiş olsa olanların hepisi de günahı segair aksamında küçük günahlar yâni lememler olurlar. Ne zamanki bunların ardından cürüm olan zinâ fiilinin işlemi ve birleşme olursa o zaman büyük günahtır günah-ı kebairdir. Yoksa lememdir. Allahü Zülcelâl Necm/32 süresinde “Kebaire’l İsm ve’l fevahiş” buyurduğu: Fevahiş cürümler ki; zinâ gibi, katl gibi, küfr, şirk, iftira, içki içmekle israrlı olmak, faiz yemek, yetim malı yemek vs. gibi fahiş ve ağır cürümler günah-ı kebairlerdendir... Bunlar  büyük günahlar ve fahişattır. İşte böylesi fevahiş ve büyük günahların dışındakileri “illel lemem” ile ayırıp istisnâ kılmıştır.

الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ

    (Necm / 32)

 “Ufak tefek kusurları dışında büyük günahlardan ve edebsizliklerden kaçınanlara gelince bil ki Rabbınız affı bol olandır.”

Bu gibi fahiş günahları işlemekten çekinen kimselerin küçük günahları “İlle’l lemem” dir. Yâni şeytanın lemmesidir bunlar. Fikrinde, gözünde, dilinde vs. böyle günahlar hissedilir, görülür, duyulur vs. ama fiiliyat yoktur ve gel-geç bir meseledir. O cürüm tahakkuk edememiş ki kebair olsun.

الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ

   (Necm / 32)

Lemem kısmına gelince ise Allahü Zülcelâl mağfiretinin geniş olduğunu bildiriyor.

Anlattığımız gibi günahı kebairi bildiren ayetlerin arkasında tehdid ve azab vardır. Ya dünyada bir haddi  tahdidi veya ahirette azabı vardır. Cürmü işlemişse dünyada iken kısasla katli vardır, recmi vardır. Yâni kişinin işlemiş olduğu cürüme karşılık işlediği suçun sonunda kur’anda bir tehdid bir had’ vardır veya cehennemlik olduğunu ilân eder veya daha beteri bazen lâ’neti de kullanıyor.

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

 (Nisa / 93)

 “Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.”

إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَرِيمًا

 (Nisa / 31)

 “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.”

Hem lânet hem gazabı var... İşte bu gibi cürümlerden ictinab eder büyük günahlardan kaçınırsanız küçükleri mağfiret kılarım buyuruyor. Necm/32, Nisa/31 ve bu âyetlerden başka Hud/114 vardır. Hud suresindeki bu âyet vardır. Bu âyet bir hadiseden dolayı inzâl olmuştur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) devresinde bir kimse hurma satardı. Bir kadın gelip daha iyisi var mı? diye sorduğunda adam “daha iyisi içerde” deyip içeriye almıştır. Kadına tasallut edip gereken yaklaşımlar olmuştur. Fakat ne zamanki cürümü işleyeceğinde, birleşim olacağında kadın: “Sen cihadda olan kardeşine hiyânet etmiş olursun” deyince o kişi titremiş ve vaz geçmiştir. Ancak sahabe devridir. “Varsa bir cürüm, bu dünyada çekmelidir” tezi uygulanıyor. Hemen kadını serbest bırakır kadın evine o kimsede Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) gitmek üzere yola çıkar. Karşısına Hz. Sıddık (ra) gelir, meseleyi açıp anlatınca Hz. Sıddık (ra): “Keşke hiç açmasaydın daha iyi idi Allah settardır” diyor. Ama o kimse mutma’in olmuyor ve bir cezası varsa bu dünyada çekmek istiyor... Sonradan karşısından Hz. Ömer (ra) gelir onada meseleyi açar ve hadiseyi anlatır. O da: “Keşke açmasaydın daha iyi idi. Allah settardır setretmiştir.” dersede yine tatmin olmaz. İstiyor ki Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir hükmü olsun... Neticede Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi Vesellem) varıp meseleyi anlatır. O zaman Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem): “Herhalde bu kadının kocası da gaibdir? diye sorar, o kimse: “Evet, ya Rasulullah kocası da gaibdir ve cihaddadır.” deyince Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) merhametinden gözleri yaşlarla dolmuştur... Bu hadise karşısında ne gibi bir hüküm ve karar verecek bilemiyor... Ne gibi bir muamele yapılacak diye düşünürken ve üzüntülü iken Allahü Zülcelâl Hud/114 ayetini inzâl buyuruyor:

وَأَقِمِ الصَّلَاةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ

(Hud / 114)

 “Gündüzün iki ucunda, gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir... Bu öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” Yâni; böyle Allah korkusu olan kimseler herhangi bir hataya düçâr olurlarsa hatanın arkasından abdest alıp iki rekat namaz kılarsa Rabbımız bunları affedeceğine dair va’di vardır.

O zaman Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) da ki: “Keşke hâdiseyi hiç açmasaydın iyiydi. Ama açtın hüküm budur... Pişmanlık duyduğun takdirde abdest alıp, iki rekat namaz kıldığında bu günahı sagiredir gelir geçer buyuruyor. Soruyor: “Ya Rasulullah bu hüküm sadece banamı aittir yoksa umumumîdir? Cevaben: Yok sadece sana değildir ve umumîdir bu” buyuruyor.

Önceden anlattığımız gibi yolda gelirken başına gelen bu hallerle karşı karşıya kaldığında bile abdest alıp namaza başlayacağında, pişman olduğun anda bu gibi günahı sagireleri melekler üzerinden alırlar. Hele birde namazın düzgün ve geçerli bir namaz olursa, Allahü Zülcelâlin rızasına uygun olarak kılabildinse o zaman hiç bir küçük günah sana avded edemez. Bunlar keffare aksamındandır.

إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ

            (Hud / 114)

“Hasenatlar seyyiatları giderir” buyurmuştur âyeti celilede. Hadisi şerifte ise:

اتق الله حيث ماكنت واتبع السيئة الحسنة وخالق الناس بخلق حسن

Hadis meâli: Beraberinde daima Allah korkusu olsun. Evet beşersin bir hata işledinse hemen arkasından bir hasene (iyilik) getirmeye gayret et. Çünkü, hasene seyyiatı yok eder. Bu gibi...

İşte anlattığımız gibi bu küçük günahlar şeytanın lemmeleridir. Şeytanın teşvikiyle işlenen küçük günahlardır. Şeytanın teşvikiyle nefis bu küçük günahları irtikab etmeyi temenni eder. Ancak fiilen büyük günah işlenmemiş ve cürüm tahakkuk etmemişse öncül olan bu küçük günahların hepside pişmanlık duyulduğu takdirde bir şey yazılmaz. Ve keffâresi olarak bir hasene getirmek ki seyyieleri giderir. Çünkü bunlardan fazlaca bir hukuk ihlali söz konusu değildir. Allahü Zülcelâl bizlere şuur versin. Evet, beşeriz... insanız... Rabbımız buyuruyorya; Âdemoğlunun zinadan bir hazzı bir nasibi vardır; şu şekilde veya bu şekilde... Gözle yada başkası... Öyle ya insanın nefsi var ve imtihan oluyor. Ve bunların hepside zinanın öncül âletleridir. Zinaya yaklaştırıcılardır. Göz, dil, kulak vs. zinaları hepsi de küçük günahlardır. Ama diyeceksiniz ki bizler bu hallere pekçok kere düşüyoruz... Ve birike birikede çoğalıyor... İşte o zaman Rasulullahın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şu hadisi şerifine kulağınızı iyice verin:

لاصغيرة مع الاصرار

isrâr ile olunca, tekrar tekrar olunca buna küçük denilemez. Çünkü büyüyor... Evet sağire idi ama Musırr olunca israrlı olunca, ardı ardına işlenince büyüyor demektir. Evet büyüdüğünü farzedelim o zaman ne olacak? Tabi ki bu hadisin arkasını bilmiyorlar. Şöyle buyuruyor:

ولاكبيرة مع الاستغفار

küçük olmasına rağmen tekrarlananlar küçük sayılmazlar. Büyük olurlar amma istiğfar karşısında büyüyenlerde yok oluyor. Eseri kalmıyor. İstiğfar esâsen büyüyenleri giderir. Bir şuur gelir, kendi kendine pişmanlık duyar istiğfar ederse ne kadar büyük olursa olsun yok olur. Hani birike birike damla damla göl olur ya...  Göl olsa, deniz haline de gelse istiğfar büyük günahları giderir... Kul hakkı hariç... Ben söylemiyorum... Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor:

لاصغيرة مع الاصرار ولاكبيرة مع الاستغفار

Küçükler israrla büyür, fakat büyüklerde istiğfarın karşısında hükmü yok olur.

Nitekim Aleyhisselâtü vesselâm  devresinde bir vakı’a olur... Müşrikler azab isterler. Halbuki Cenabı Rasulullah buyuruyor ki: Allah sizlere iki eman vermiştir; birisi ben aranızda bulundukça size azab etmez, bir afat vermez. Enfal suresi 32. ve 33. ayetlerinde anlatılmaktadır.

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللَّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

(Enfal / 33)

“Ya Muhammed, sen aralarında bulundukça asla azab etmem.” Bu ayeti celilenin meâli: “Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azab edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerken de Allah onlara azab edici değildir.”

Ne diyordu müşrikler: “Ya Muhammed sen ikide bir bizi azabla tehdid edib duruyorsun. Geçmiş kavimlerin azablarını anlatıyorsun. Hiç olmazsa gelsin ne gelecekse de görelim. Biz bunları dinleye dinleye bıktık usandık varsa birşeyler gelsin artık” dediler. Tabiki Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) atuf ve şefuktur. Netice itibariyle kendi kavmidir bunlar. Akrabayü taallukat vardır. Ondan dolayı da “bunu ben nasıl söylerim, nasıl isterim ki; âlemlere rahmet olarak gönderildim, merhametlilerin en merhametlisiyim” buyuruyor.

Ebu Haseni’l Şazelî diyor ki: Nebiler tamamen rahmetten var olmuşlardır. Rasulullah ise rahmetin ta kendisidir, kendisi rahmettir. Onun için ne diyecek Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem)... Evet müşrikler cür’et sahibi olup ne varsa gelsin diyorlar. Bunun üzerine Enfal /33 âyeti nazil oluyor. Sen aralarında bulundukça onlara azab etmem. Çünkü sen eman durumundasın... Sahabeyi kiram buna çok sevindiler. Ve sonradan sordular: “Ya Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sen aramızda bulunmaz isen o zaman halimiz nice olur?” dediklerinde âyetin  devamında: “Allah bunlara istiğfar üzere devam ettikleri sürece azab etmez.” Yâni Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) dünyadan ayrılıp geçtikten sonra emân olan nedir? İstiğfardır. Çünkü, “Allahü Zülcelâl bana iki emân vermiştir. Birisi benim aranızda bulunmam diğeri ise ben gittikten sonra istiğfâr sizin emânınızdır, eman durumunuzdur. Gelecek hatalarınıza derhal istiğfar edersiniz...” Bu âyet olaraktır, hadis değildir... Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bizzat: “Rabbim bana iki emân vermiştir; aranızda bulunduğum müddetçe ben, bulunmadığım zamanlarda ise istiğfar” buyuruyor. İstiğfar günah-ı kebâirleri bile giderirken artık ne söyleyeyim bilemiyorum. Halbuysa Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor:

ان السعيد من جنب الفتن ولمن ابتلى فصبر

Said odur ki fitneden uzak duran... üç defa tekrarlar şekâvet kısmından değilde said olan kimse odur ki, fitneden ictinâb eder çekinir ve kaçınır... Hadisin tamamı şöyledir: “Said olan fitneden ictinab eden kimsedir. Bunu üç kerre tekrardan sonra “başına bir beliyye gelirse sabrını bilendir” buyurmuştur.

Ahirüz zamanda fitneden çok sakınmak lâzımdır. Zira ahirü’z zaman hakkında Cenabı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki: Ahirü’z zamanda iki kalb olur. Bir tanesi bembeyaz, diğeri simsiyah âdeta zift gibi... Nedir bunlar biliyor musunuz? Fitnenin dışında yaşayan kalb bembeyazdır. Simsiyah olanlar ise fitneye karışan kalblerdir. Her fitneye girdikçe üzerine kara bir perde geçerde âdeta zift haline getirir. Ne mutlu o kimseye ki fitnenin dışında kalır. Kalbi beyaz olan kimse için Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki: “Eğer gökler yere düşmüş olsa bile kendisi emân durumundadır. Herhangi bir beliyye ye uğramaz” Allaha şükürler olsun pek açıktır ve hali hazırda devam etmektedir hükmü... Nice çeşitli fitneler nice zamanlarda gelip geçmiştir ve fitnenin dışında olanların selâmet içinde ve emân durumunda olduğu görülmüştür. Allahü Zülcelâle şükürler olsun  ve sadaka Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem). Kendi hayatımızda da isbatı vardır elhamdülillah... Fitneye karışmadık, karışmayız, tavsiye etmeyiz ve mümkünse de men ederiz... Saidlik kısmı var iken neden şakilik kısmı tercih ediliyor acaba? Neden? Neden?..

İbn-i Necm; “Kitabü’l eşbab ve’n nazair” eserinde sahibidir. Kendi devresinde meşhur ve  fevkâlede bir şahsiyettir. Mısır âlimleri arasında bir tânedir. Ve bir çok müşkilâtların çözümlerini bildirdiği kitabının haşiyeleri de çoktur. Kardeşi tarafından yazılan risâlelerde vardır. Okumak ve anlamak lâzım. İki şer karşıya gelirse ne olacak? Mesele bu. Başörtüsü ile karşı çıkıpta hanımların maruz kaldıkları arbedeler... İki şer karşı karşıya denilen işte bu...

İki şer karşı karşıya geldiğinde kerhen olarak ehvenini işlemeye cevaz verilmiştir. Severek ve isteyerek değil... Zira iki şer karşı karşıya geldiğinde ehven olan şerri kerhen işleyebilirsin. Demek ki başörtüsü davası diye yola çıkıp Cuma günü câmi önlerinde ve okul kapılarında arbedeler çıkarmayı aklı başında olan bir kimse herhâlde tercih etmez. Mutlaka ve mutlaka daha beter şerre uğramış olurlar.

Hülasa kardeşlerimiz; bu dinimiz o kadar kısır değildir. Araştırıp okusunlar. Bugün kadın olarak ebe, hemşire, kadın hastalıkları ve doğum doktoru vs. gibi branşların geleceğini sadece baş örtüsü sebebiyle mahrum etmek, kadınlarımızı erkeklerin elinde bırakmak ve benzeri haller gerçekten akil işi değildir. Çok hımbılca ve çok ahmakça... Her derdin devası vardır. İllel ahmak... Ahmaklığın çâresi yoktur, “illa benim dediğim dedik” der durur... Bakınız bu günümüzde bir kız çocuğu okuyacaksa ben şahsen İmam Hatibde okumaktansa Kız Enstitüsünde okumasını tercih ederim. Çünkü İmam Hatiblik onun mesleği değil bir kerre. İmam olacak değil kız çocuğu... Esâsen hali hazır mevcûd olan Mevlüdçülük vs. kadınlar arasında yarar değilde bilâkis zarardır. Geçiyorum bazı sokaklardan da tevhid okuyan kadınların sesleri çıkıyor, Mevlüdler ilâhiler vs. okuyorlar. Halbuki kadının sesi de aynı şekilde haramdır. Baş örtüsü hükmü ve nisbeti nasılsa seside daha beterdir. Ve dahada cilvelidir. Hatta kadınlara bir kadın imam olsa sesini fazlaca çıkaramaz. Ve erkek imamlar gibi bir saf ileriye de duramaz. Sadece ayaklarını çıkarabilir birinci saftan dışarıya. Bu günkü arbedeler, orda burda tevhid okuyoruz  diye coşmalar vs. bunlar esâsen hiç de düzgün ve uygun değildir. Kadın kısmı için en güzel yer evidir. Böylesine rastgeleye  her yere koşmakta coşmakta pek düzgün değildir. Kadının sorumluluğu evindedir. Hattaki Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) devrinde ilk olarak mescide gelişleri dinleri öğrenmek için ve mecburi idi. Din birden bire ve ilk defa öğrenildiği için o zaman kadınlara da cevaz verilmişdi ve geliyorlardı. Sonraları babası, kocası,  kardeşi yeterince dinlerini öğrendikten sonra kadınların mescide gelmelerini yasak etti. Bir hanım çok israr etti “Ya Rasulullah senin arkanda namaz kılmayı çok arzuluyorum, candan arzuluyorum” dedi de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) “Güzel söylüyorsun, fakat evinde kılman benim arkamda kılmandan daha hayırlıdır” buyurdu. Hanımın evinde bile namazı en setret yerde en gizli yerde kıması uygun olandır. Vallahü’l azim Hz. Aişe (ra) buyuruyor ki: “Vallahi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bu günümüzü görmüş olsa idi tamamen nehyederde camiye kadınların gelmesini istemez ve mutlaka yasak ederdi. Çünkü, beni İsrail oldukça bu yoldan, mabedlerine kadın-erkek koştularda nahoş hallere düşdüler ve helâk oluşları da bu sebebledir.” buyuruyor Aişe (ra) validemiz. Birde günümüzdeki vaizci, tevhidci, mevlüdçü vs. ci kadınlara bir bakın... Türlü türlü arbedeler...