RASÛLULLAH’A (Sallallahu Aleyhi Vesellem) VERİLEN İLİMLER

 

Aziz  Kardeşlerim;

Birinci  bölümü Allahın izni ve inayetiyle bitirdik. Salavatın muhteviyatı takriben kırk, elli arasındadır. Bu salavatların bazıları hadise dayalıdır, bazılarını da keşif ve müşâhede erbâbı söylemişlerdir. Hadise dayalı olanların senetleri açıktır. Cevarih ehli bunları fehmedebilir ve görebilirler. Keşif ve müşâhede erbâbının söyleyişlerinin belki hadisleri görülmeyebilir veya manası fehmedilmeyebilir. Fakat, bunlar manadan konuşmalardır. Bunlar kalb erbâbıdırlar. Bunların söyledikleri gene aynı manaca hadise dayalıdır. Dolayısıyla, Allahü Zülcelâl Habibini (Sallallahu Aleyhi Vesellem) üç sınıfa göndermiştir; Enbiya da dahil olmak üzere, zira Efendimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) için, Allahü Zülcelâl şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا

 (Sebe’/28)

"Seni umuma nâsın kâffesine gönderdik."

Dolayısıyla enbiya da dahildir. Enbiya sınıfının ilmini, zaten O ketmetmeye memur kılınmıştır. Onu kimseye belirtemez, zaten kabiliyet sahibi de yoktur. İkinci ilim ise, kalb erbâbının ilmidir ve bu ilim evliya ilmidir. Üçüncüsü de, bizim gibi avam sınıfının ilmidir. Avam sınıfının ilmini tebliğ etmeye mecbur ve memur kılınmıştır. Çünkü, bunu herkes idrak edebilir, yeter ki, akıl sahibi olsun. Fakat, kalb ehlinin ilmine gelince  bunda muhayyerlik var. Dilerse, ehlini bulursa verir, ehlini bulamazsa  vermeye mecbur değildir. Zira, gayri ehlinin eline verilmesi de emânete hiyanetliktir. Aynı zamanda da fitne doğar. Herkesin fehmi aynı değildir. Kalb yoluyla alınan ilimlerle ilgili hadisler bunu beyan eder. Hatta enbiya mirası denilen ilim de buna işarettir.

العلماء ورثة الانبياء

Biliyorsunuz ki ulema enbiyanın mirasçılarıdır. Bu mirasçılık cevarih, takdir, tehir, dille, mal-melâl ile değildir. Bu kalb yoluyla olan ilimdir. İlâhî bir ilimdir. Bu ilim ilâhî olunca, enbiyadan kalma bir mirasdır, bu ilim enbiyaya aittir.

 

LEDÜN İLMİ VE HİKMET

Böylece Allahü Zülcelâl Sübhânehu ve Teâlâ:

وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

(Kehf/65)

"Tarafımızdan ledün ilmini verdik." buyuruyor.

Hikmetin veriliş yolu da:

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا

 (Bakara/269)

Yani:

Hikmeti de Allahü Zülcelâl verir.

İlmin iki kısım olduğunu bildiren hadis-i şerif:

العلم علمان علم فى القلب فذالك علم النافع وعلم على اللسان فذالك حجة الله على ابن آدم

Bu hadisin meâli: "İlim iki tanedir. Bir tanesi kalb yoluyla verilip alınan ilimdir.

Esasen menfaat veren ilim de budur. Ötekisi de lisân, yani dil üzerinde olan ilimdir. Bu da Allahü Zülcelâl’in Âdemoğlu üzerine bir hüccetidir. Yolunda, yerinde, riyasız, sum'asız, Allah Rızası için kullanırsa, kendisine bir hüccettir. Yani, ona dünyada ve Ahirette yararı olduğu gibi onun kurtuluşuna da vesile olur.

Şayet, bunun tersini yaparsa; yani, riyâ, sum'a ve gösteriş için yapacak olursa, ve o ilmi dünya için kullanırsa, bu da aleyhinde bir hüccettir... Allah korusun.

 

 

İLMİ BATIN MUAMELAT VE MÜKAŞEFAT İLMİ KALP GÖZÜ

Başka bir Hadis-i Şerîfe gelince, Bâtınî ilim dediğimiz (Ilmül Bâtın) denilen şey:

العلم الباطن سر من اسرارالله عزوجل وحكم من حكم الله يقذفه فى قلوب من يشاء من عباده

"Bâtınî ilim Allahü Zülcelâlin sırlarından bir sırdır. Hikmetlerinden bir hikmettir. Onu dilediği kimsenin kalbine ilka eder.

İmamı Gazali, Allahü Zülcelâl tarafından verilen bu ilmin iki kısım olduğunu söyleyerek der ki: İlim iki kısımdır:

1) Bir tanesi muamelât ilmidir.

2) Bir tanesi de mükâşefat ilmidir.

Muamelât kısmı cevarihle alâkalıdır. Mükâşefat kısmı ise kalb ile alâkalıdır.

Dolayısıyla, kalb ilmine karşı, fehmedilmediğinde inkâra kalkışmak veya karşı olmak, yanlıştır.

Âriflerin verdiği hüküm şudur:

"Herhangi bir kimsenin kalb ilminden nasibi yoksa Sû-i Hâtimesinden korkulur. Nasibi nedir diye sorduklarında: "Nasibinin en ednâsı tasdik etmek, bu ilim erbâbına teslim olmaktır." diye buyurmuşlardır.

 

Aziz Kardeşlerim ...

Kalb gözünün görüşü ile baş gözünün görüşü  arasındaki farkı, Allahü Zülcelâl Âyet-i celîlesinde şöyle açıklamaktadır.

فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

(Hac/46)

"Baş gözüyle görmeyenlere kör denilemez. Fakat; kalb gözü kapalı olursa, esasen körlüğün beteri budur." buyuruyor.

Bu ayet-i kerimeye dayalı olarak, kalb basiretinin açıklığı hakkında bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur:

لولاان الشياطين يحيمون على قلب ابن آدم لنظروا الى ملكوت السموات

"Eğer, Âdemoğlu, şeytandan mütevellit mâsiyet işleri kirleri, pasları, kalbi üzerine perde olmasaydı, rahatlıkla gök âlemini seyrederdi."

Demek ki kalb, seyre kabildir ve basireti vardır. Zira kalb Allahü Zülcelâl’in bir nuru ile mücehhezdir. Dolayısıyla, kalb gözü, çok uzak yerleri görür. Uzak şeyleri de müşâhede eder. İşte, keşfiyyat ve müşahede budur. Kalbin pasını gidermek şarttır. Kalbte pas bulundukça, böyle bir kalbe Allahü Zülcelâlin Nuru, İlmi, Hikmeti, İhlâs Sırrı, asla giremez.

 

 

İHLAS

Meselâ bir kimsenin ihlâslı olabilmesi için, onun da şartı vardır. Nedir bu şart?

İhlâs hususunda Rasûlullah'a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) sormuşlar da, müteselsile hadis ile Allahü Zülcelâl Hadis-i Kutsîde şöyle buyuruyor:

الاخلاص سر من اسرارى اقذفه فى قلوب من احببت من عبادى

"İhlâs, Benim sırlarımdan bir sırdır, dilediğim kimselerin, sevdiğim kullarımın kalblerine ilkâ ederim."

O vakit, İmam-ı Rabbani Hazretleri der ki:

"Avam kısmından olanlar ihlâsla yapayım diye uğraşırken Arifler ise, ihlâs değil de halâsa dönmüşlerdir." Çünkü kalb tamamen Allahü Zülcelâle teslim olmuş, onun nûruyla mücehhez kılınmıştır. Zira kalbin keşfiyatı ve müşahedesi geniştir.

Dolayısıyla, halâs durumuna dönmüştür, riyâ, sum'a gösteri gibi şeyler hiç akla gelmez. Tamamen ne yaparsa yapsın,  o yaptığı şey Allah, Lillah fillah içindir.

Zira, bir kalbe Allahü Zülcelâlin nûru, hakimiyet kurarsa, o nur o kalbte masivayı bırakmaz. Zira, iki zıt, bir arada cem olunamaz... Bir kalbte ya Hak vardır, ya da batıl.

 

Şimdi de, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) mânâ ile ilgili konuştuklarına delâlet eden hadisleri beyan edelim, Allahın izni ve inayetiyle...

 

 

CENAB-I HAKKIN İLK YARATTIĞI ŞEY

Cabir (r.a.) Cenabı Rasûlullaha sormuş: "Yâ Rasûlullah... Allahü Zülcelâlin ilk yarattığı nesne nedir? Cenabı Rasûlullah şöyle buyuruyor :

ان الله تعالى خلق قبل الاشياء نور نبيك من نوره فجعل ذالك النور يدور باالقدرة حيث شاءالله تعالى ولم يكن فى ذالك الوقت لوح ولاقلم ولاجنة ولانار ولاملك ولاسماء ولاارض ولاشمس ولاقمر ولاجن ولاانس فلما ارادالله سبحانه وتعالى ان يخلق الخلق قسم ذالك النور اربعة اجزاء. فخلق من الجزء الاول القلم. ومن الثانى اللوح. ومن الثالث العرشى. ثم قسم الجزءالرابع اربعة اجزاء. فخلق من الجزء الاول حملة العرشى. ومن الثانى الكرسى ومن الثالث بقية الملائكة ثم قسم الجزءالرابع اربعة اجزاء. فخلق من الاول السموات ومن الثانى الارضين. ومن الثالث الجنة والنار. ثم قسم الرابع اربعة اجزاء فخلق من الاول نور ابصار المؤمنين. ومن الثانى نور قلوبِهم وهى المعرفة باالله. ومن الثالث نور انسهم وهوالتوحيد لااله الاالله محمد رسول الله

(Bu hadis, Hâfız Abdürrezzak bin Hümam'ın mesnedinde geçiyor...)

Bu hadisi, kısaca mânâ etmekten başka bir yolumuz yoktur. Aksi takdirde kitabımızın sayfaları, yalnız bu Hadisin tefsiri için yetmez.

Dolayısıyla, hadiste, Allahü Zülcelâlin ilk yaratmış olduğu şey, Rabbül izze'nin nûrundan, Habibinin nûrunu yarattığını ilân eder. Fakat, bundan sonra yaratılanın ne olduğu sorulduğunda, işte, bunda ihtilâf vardır. Bazısı Arş, bazısı Kalem demişlerdir.

Fakat, Abdullah ibni Amr bin As'ın Hadisine göre, şöyle buyuruluyor:

ان الله عزوجل قدر المقادير قبل ان يخلق السموات والارض بخمسين الف سنة وكان عرشه على الماء

 (Bu Hadis Abdullah bin Ömer'den sarihtir, Hadis sahihtir.) Dolayısıyla, Allahü Zülcelâl Habibinin nûrunu yarattıktan sonra Arşı, sonradan Kalemi meydana getirdiğinin isbâtıdır. Kalemin sonradan meydana geldiğinin isbatıdır. Bu hadis ona delâlet eder.

Hadiste şöyle buyrulur: "Allahü Zülcelâl, henüz hiçbir hükmü, hiçbir kada ve kaderin tafsilâtına başlamazdan evvel arşı su üzerinde idi. Hem de bundan 50 bin sene evvel, sonra da Kalem ve Levhi yarattı ve böylelikle (Makadiri) takdiratı, icraatını yürütmüştür. Böylece tüm varlığı sırasıyla yaratmıştır. Artık bunların hepsini sayamayız, bu hadisin muhteviyatıdır.

Tüm varlık ne varsa, hepsi de Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) nûrundan meydana gelmiştir. Allahü Zülcelâlin Habibi ayna mesâbesindedir. Zâtının nûru onda tecelli etmiştir. Ne varsa, onun nûrundan yaratılmıştır. Kâinât ve tüm varlık ona medyun ve ona muhtaçtır.

Hz. Ömer'den rivâyet edilen bir Hadiste Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki:

Hz. Adem (a.s.) yaratıldığı zaman zelleye düştü, bu zellenin karşısında:

قال ياربى اسئلك بحق محمد لما غفرتلى فقال الله يا آدم كيف عرفت محمداً ولم اخلقه. قال لأنك ياربى لما خلقتنى بيدك ونفخت فى من روحك ورفعت رأسى فرأيت على قواء من عرشك مكتوباً لا اله الا الله محمد رسول الله فعلمت انك لن تضف الى اسمك الااحب الاسماء الااحب الخلق اليك فقال الله تعالى صدقت يا آدم انه لأحب الخلق الى واذاسألتنى بحقه قد غفرت لك ولولامحمد ماخلقتك

( Ya Rabbi Muhammedin hakkı için beni mağfiret et.)

 

Allahü Zülcelâl Âdeme sorar: Nerden bildin Muhammedi?  "Ya Rabbi ilk başımı kaldırır kaldırmaz (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah) kelimesini görünce bundan daha efdal bir kimse olmadığına inandım ve böylece tevessül eyledim.

"Ya Âdem, doğru söyledin, seni mağfiret ettiğim gibi şunu da bil ki, eğer  o olmasaydı seni de yaratmazdım.”

Başka bir hadis de Selman-ı Fârisîden (r.a.) mervidir.

قال هبط جبريل على النبى صلى الله عليه وسلم : فقال ان ربك يقول ان كنت اتخذت ابراهيم خليلاً فقد اتخذتك حبيباً وما خلقت خلقاً اكرم على منك ولقد خلقت الدنيا واهلها لأعرفهم كرامتك ومَنْزِلتُك عندى ولولاك ما خلقت الدنيا (رواه ابن عساكر)

Hadisin kısaca mânâsı şöyledir: "Cibril (a.s.) gelir. Resulullaha şöyle buyurur, Rabbin şunu buyurdu : Eğer, İbrahimi Halilim olarak ittihaz ettimse, seni de Habibim olarak ittihaz ettim. Bil ki, senden daha üstün bir mahlûk yaratmadım, herhangi bir mahlûkat yarattımsa, sadece senin, benim nezdimdeki kerâmetini, kıymet ve değerini bilmeleri için yarattım. Eğer, sen olmasaydın, onları da yaratmazdım.

حديث آخر عن انسى ابن مالك رضى الله عنه عن رسول الله صلى الله عليه وسلم. قال اوحىالله تعالى الى موسى النبى بنى اسرائيل انه من لقينى وهوجاحد بأحمد ادخلته النار. قال ياربى ومن احمد. قال ماخلقت خلقاً اكرم على منه كتبت اسمه مع اسمى فى العرش قبل ان اخلق السموات والارض ان الجنة محرمة على جميع خلقى حتى يدخلها هو و امته. قال ومن امته.قال الحمادون يحمدون سعوداً  وهبوطاً وعلى كل حال يشدون اوساطهم ويطهرون اطرافهم صائمون باالنهار وقائمون باالليل اقبل منهم اليسير وادخلهم الجنة بشهادة ان لا اله الا الله وان محمداً رسول الله قال اجعلنى نبى تلك الامة قال نبيها منها قال اجعلنى من امة ذالك النبى. قال استقدمت وإستأخرولكن سأجمع بينك وبينه فى دارالجلال

                                     (رواه ابو نعيم)                                 

HADİS MEALİ :

"Musa’ya (a.s.) Allahü Zülcelâl vahyeder:

Kim ki Ahmedimi inkâr ederse, veya karşı olursa, kesinlikle cehenneme atarım.

Hz. Musa: "Ya Rabbi, Ahmet kimdir?” –“İzzetim ve Celâlim hakkı için bir daha onun benzeri bir mahlûk yaratmadım, mahlûkatın en kıymetlisidir. İsmi benim ismimle beraberdir. Aynı zamanda, kendisi ve ümmeti, cennete girmeyince, cennet başka kimselere haramdır. İsmi de benim ismimle berâber arşta yazılıdır.”

Hz. Musa: "Ya Rabbi, bu ümmet nasıl bir ümmettir?”

“O ümmet öyle bir ümmetdir ki, azlığa kanaat eder, hamdeder, sabreder, çokluğa cömertlik yapar, şükrünü öder ve nankör değildir. Dolayısıyla, az amellerini kabul eder ve kelime-i Şahadetle cennetime de alırım.”

Hz. Musa: Şu halde Ya Rabbi, bu ümmetin nebisi ben olayım, der.

Allahü Zülcelâl: Bunların nebisi kendilerindendir.

Hz. Musa : Öyleyse Ya Rabbi, ben bu nebinin ümmetinden olayım. O zaman Allahü Zülcelâl: Ümmetinden de olamazsın. Zirâ, sen evvel geldin, onlar sonradan gelecekler. Fakat, cennetime, ve bana mülâki’ olduğunuzda aranızı cem ederim." buyurmaktadır.

Rasûlullahın başka bir hadisinde yeminle, 12 bin Peygamber bana ümmet olmayı istemiş ki, içlerinde Musa (a.s.) gibi şahsiyetler de olduğu halde, fakat, nâsib olmamıştır.

 

Kardeşlerim...

Hz. İbrahime gelince, hem ümmeti hakkında, (ümmetün müslimetün) hem de Rasûlullah hakkında:

رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ

(Bakara / 129)

Bu Ayet-i Celilelerle sâbittir. Rasûlullah buyuruyor ki; "Bu Rasul benim, o ise İbrahimin davetidir. Benim gelişim ise İbrahimin davetidir. Yâni işaret edilen zât benim."

Dolayısıyla, bunun karşısında İbrahim (a.s.) melekût âlemini seyrederken Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ismini, Allahü Zülcelâlin ismiyle beraber, çokça her yerde gördüğü için: "Ya Rabbi ne olursun, bu Peygamber ve ümmetinin dillerinde beni de ansınlar." diye yalvardı. Yâni şerefleneyim diyerekten. Böylelikle Allahü Zülcelâl bu minvâl üzerine onun duasını kabul etmiştir. Ve mükâfat olarak mademki o bize dua etmiş, anmış, bizim de onu   Rasûlullah aleyhisselâ-tü Vesselâm ile beraber salâvat yoluyla anmamıza sebep ve vesile olmuştur.

Mutlu ve bahtiyar ümmeti Muhammedin mensupları...

Bu nîmeti azime karşısında, Allahü Zülcelâle nasıl teşekkür, Rasûlullah’a (Sallallahu Aleyhi Vesellem) da nasıl bir salâvat getireceğimizi kendiniz kıyas edin. Bu Nîmeti Azimenin nisbetine göre şükrü de gerektirir. Sizleri çokca salavat getirmeye dâvet ediyoruz. Allah cümlemizi muvaffak eylesin. Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) benimsediği ümmetler arasında Haşru neşr eylesin. Amin...

 

Aziz kardeşlerim, buraya kadar zikredilen hadisler Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) manasına delâlet eder, meziyet ve kıymetini bildirir. Keşif erbâbı da, Salavatlarında görüleceği gibi, Rasûlullahın meziyetlerini, kıymetini keşif ve müşahedeleri ile onun yücelişini dile getirmişlerdir..

Sizlere, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ümmetine karşı olan merhametinin miktarını belirten bir hadis beyan ediyoruz.

Hz. Aişe (r.a) Rasûlullah'tan (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bir gün bir dua taleb eder.

Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) duası şöyle olur:

اللهم اغفر لعائشة ماتقدم من ذنبها وماتأخروما أسرت وماأعلنت قالت فكنت افرح بذالك. فيقول افرحت بذالك يا عائشة. قأقول نعم يارسول الله. فيقول والذى بعثنى باالحق ما حصصتك بِهَامن بين امتى و اِنَّهَالصلاتى لأمتى فى الليل والنهار فىمن مضى منه ومن بقىالى يوم القيامة واناادع لهم والملائكة يؤمنون على دعائى

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurur :

"Allahım... Bu Aişe’nin geçmiş ve gelecek gizli ve âşikâr işlemiş olduğu hataları affeyle." Aişe (r.a) der ki : Ben ferah duydum. Benim ferahımı gören Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem): Ferah mı duydun ya Aişe ? Evet, Ya Rasûlullah, dedim. Rasûlullah: Beni Rasul olarak gönderen Allah hakkı içün bu duayı sana tahsis etmiyorum. Ümmetimin arasında ayrıcalık  yapmak yoktur. Benden evvel vefat eden ve benden sonra kıyamete kadar gelecek olanlara, aynı bu duayı, gece ve gündüz etmekteyim. Ben bu duayı etmekte devam ederim, melekler de tamamen bu duama karşı amin demekle meşguldürler..

Fahri âlem’in (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ümmetine olan selâmı ve bu selâmın  tebliği hakkındaki vasiyetini, Ebu Sâidil Hudri (r.a.) şöyle buyuruyor: "Rasûlullah  (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bizi evine topladı. Otuz kişiydik,  o toplantıyı çok hoş  bir sohbetle geçirdik, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) son devreleri idi. Sonra kalktığımızda, öyle bir hoş vedâ ile, şefkat ve merhametle vedâlaşarak bizlere şöyle bir emir verdi:

اقرؤا على من لقيتم من امتى بعدى السلام الاول فاالاول الى يوم القيامة

Yani:

Cenâbı Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) mevcût olan cemâata şu emri verir: "Buradan çıktığınızda kimlerle mülâki olursanız ümmetimden olmak üzere, selâmımı tebliğ ediniz. Ve ondan sonra birbirinizden intikal ederek, kıyamete kadar bu selâm böylece devam etsin." Buyurdular...

Mutlu ve bahtiyar ümmeti Muhammedin mensupları : Bu selâmın karşısında verilecek olan cevap ulemâya göre şöyledir :

اللهم صل وسلم عليه منا السلام و رحمةالله وبركاته

“Allahümme salli ve sellim aleyhi minnâ esselâme ve rahmetullahi ve berakâtühü”

 

Hülâsa:

Salavât iki kısma ayrılır :

1) Bir kısmı, fahri âlem (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bizâtihi sorulan suallere karşı, ümmetinin fehmedebileceği tarzda tatlı bir lehçe ile, sarih bir elfaz ile belirttiği hadislerdir. Böylece bu salavata hadis denilir. Ve bu hadisler arasında en sahihi, namaz içinde getirdiğimiz salavâttır.

2) İkinci kısma gelince sahabe devrinde, sahabeler (R.Anhüm ecmaîyn) Rasulüllahın manevî denizine daldılar. Hakikat-ı Muhammediyyenin cevâhirlerinden, ümmetine izhar etmek üzere, âriflerin lehçesine göre dile getirdiler. Önder ve örnek olarak başta İmam-ı Ali Hz.leri ve diğer kardaşları (R.Anhüm Ecmaîyn) bu minvâli kullandılar. Abdullah ibn-i Mes'ûdun (r.a) vasiyeti şudur: Salavât getirdiğinizde bu salavat Fahri Âlemin (Sallallahu Aleyhi Vesellem) yüce makamına arz edilir. Dolayısıyla, getireceğiniz salavâtın o yüce makamın şanına, şerefine lâyık olmasına gayret ediniz.

 

Salavâtı şerifenin her iki kısmının da ehli vardır.

Birisi EHLİSSUTUR. Satır ehli.

Birisi de   EHLİSSUDUR’dur. Sadr (sine) ehli.

Her ikisine de minnettar ve medyunuz. Allah cümlesinden râzı olsun. Amîn...

 

Salavâtın, telâffuz bakımından en kısası:

اللهم صل وسلم على محمد

diye getirilen salavâttır.

Ulemâ, bunda müttefiktirler. Vasâtı, namazda getirdiğimiz salavâttır. Âzamisinde de tahdid yoktur. Elfâzı genişletmek, adedi çoğaltmak, ancak azimledir. Azim bizden, inâyet ve tevfikat Allahü Zülcelâldendir.

Fahri âlem (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in üzerine getirilen salavâtı şerifenin, Allahü azimüşşan  nezdinde  kıymet  ve değeri büyüktür. Ve getirenlere de büyük bir mükâfat vâdedince Cenâbı Rasûlullahın ümmetine terğiben ve teşviken bu mükâfatı beyan eden 100'lerce hadisler vardır. Hülâsa, çok salavat getirmek, Rasûlullaha olan muhabbetimizi izhar etmek ve onun da bizden hoşnutluğunu sağlamak içindir. Ölürken sekerâtımızda ve kabrimizde ruh-i pâk ile şeref bulmak, havzi kevserinden içmek, Livâ-i Hamd sancağı altında toplanmak, yakînen meclisinde oturmak için ve neticesi, sırâtımız nurlu olarak, Cennet-i Alâya berâberce nâil olmak içindir. Böylece Allahü Zülcelâl cümlemizi buna nâil ve muvaffak  eylesin. ÂMİN....